Genel

YEREL RADYOLAR VE REKLAMCILIK

4 Haziran 2016

YEREL RADYOLAR VE REKLAMCILIK

1951 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla reklam almaya başlayan radyolarımız şimdi 139

milyonluk reklam büyüklüğü ile 8,5 milyarlık pastanın ancak yüzde 2’sini elinde

bulunduruyor. Binin üzerinde ulusal ve yerel radyoyla bu küçük dilimi hak ediyor mu?

Hak etmiyor tabii ki. Bu dilimin bu kadar olması başarı mı? Radyonun gücünü düşününce tabii

ki de başarı olamaz. Reklam pastasındaki diliminin büyümesi için kimlere ne görevler

düşüyor? Cevabı hemen verelim: Bu görev radyocularda özellikle yerel radyocularda.

Neden yerel radyolara görev düşüyor? Ulusal radyolar aysbergin sadece görünen küçük yüzü.

Küçük dilimin elde edilmesini sağlayan ulusal radyolar. Ama görünmeyen yerel radyolar

dilime azıcık katkı sağlasalar dilim ne kadar büyüyecek ve radyo etkisini reklam aracı olma

yönünde, pazarlama iletişiminde ve halkla ilişkilerde ne kadar etkili şekilde gösterebilecek.

Ulusal radyoların gücünü de artıracak etki yerel radyolardadır. Yerel radyoların etkisini gören

reklam sektörü ulusal radyolara daha fazla pay ayıracaktır.

O yüzden görünmeyen gücün sahibi yerel radyolara büyük sorumluluklar düşüyor. Yerel

radyolar ne yaparlarsa radyoculuk sorunlarından arınır, reklam pastasından hak ettiği büyük

dilimi almaya başlar ve yerel radyocuların yüzü gülmeye başlar? Bu sorular yerel

radyoculuğumuzun can alıcı soruları. Bu sorulara cevap bulunduğu gün radyoculuktaki damar

tıkanıklığı giderilmiş olacaktır.

Radyo her zaman her koşulda yaşayan en etkili kitle iletişim aracı olmuştur. Her yeni iletişim

aracında dahi hayatını devam ettire gelmiştir. Etkisini görece kaybetse de radyosuzluk hiç

olmamıştır olmayacaktır da. Radyosuz insan hayatı imkansızdır. Alışverişte mağazada

yanımızdadır. Kafede yanımızdadır. Arabada yanımızdadır. Mutfakta yanımızdadır. Dağda

yanımızdadır. Radyonun yanı başımızda olma özelliği kesinlikle radyonun yerel gücündendir.

Radyo yereldir çünkü. Yerelde güçlüdür. Özellikle FM yayıncılık ile hem müzik kalitesi hem de

yerel gücü daha da artmıştır. Tarihsel yolculukta bu gücünü dünyanın her köşesinde

kullanmıştır. Türkiye’mizde de 1990’lı yıllardaki özel yayıncılığa açılan kapı ile bu gücü biz de

gördük. 90’lı yıllar radyo reklamcılığının cicim ayları olarak unutulmayacak yıllardı belki de.

Günümüzün yerel radyoculuğun tadı damağında kalan yıllar bu yıllardır. Bu yıllara takılı kalan

yerel radyocularımız “eski günler başkaydı” diyerek yeniliklere ayak uydurmada geç

kalmışlardır belki de. Evet bunu itiraf etmek gereklidir. O güzel günler geçti ve geride kaldı. O

günlerde şimdiki internet ve sosyal medya araçları yoktu. İletişim teknolojisi başka

düzeydeydi. Hem dünya hem Türkiye çok farklıydı doğal olarak. Bu değişimi fark ederek ve

içselleştirerek mesleğimize ve bireysel kariyerimize yön vermeliyiz. Değişimi olumlayarak

hem bireysel hem de mesleğimizi büyütmeliyiz. Yerel radyoculuk bunu yaparsa eminim ki

sayısız sektöre olumlu etkisini taşıyacaktır. Radyo, arkada bekleyen sessiz güçtür çünkü.

Radyocular radyonun markalara katacağı değeri anlatmalı. Daha önceden radyo ile başarı

yakalamış pek çok örnek yeniden ve tekrar tekrar hem radyoculara hem de reklamverenlere

anlatılmalı. Radyo kendini yeniden keşfetmeli.

Radyocuların sorunlarını 4 başlık altında toplarsak; çalışacak insan bulamama sorunu, müzik

telif sorunu, yayın kalitesi maliyeti sorunu ve reklam alabilmek için kapı kapı dolaşma

Bu 4 ana başlık yerel radyocuların sorunlarının temelini oluşturur aslında. Bu sorunları

çözmek için her radyo önce kendini toparlamalıdır. Başka radyoları suçlamadan, kanun

koyucuyu suçlamadan, reklamverenleri suçlamadan, reklam ajanslarını suçlamadan

radyolarındaki değiştirebileceklerini belirleyip değiştirmelidirler. Değişim yerel radyoculuğun

başarısı için elzemdir. Yayın türlerinde hedef kitle odaklı değişime gitmelidirler önce.

Rakiplerin yayın türlerinden ve hedef kitlenin çoğunluğunun hoşuna gidecek yayın türü seçim

kararını vererek değişime başlamalıdırlar. Tematik yayın stratejileri farklılaşmak için

seçilmelidir. Birbirinin benzeri radyolar dinleyicinin de reklamverenin de dikkatini

çekmeyecektir. Yayın türündeki değişimle birlikte On-Air’de yapılacak her türlü değişim buna

ilave edilmelidir. Radyoculukta cıngıl (jingle) radyonun logosudur. Bu logoyu TV’deki gibi

ekranda tutmak için radyonun bol tekrarlı cıngıl yayını gereklidir. On-Air sonrası Off-Air

iletişim çabaları yapılmalıdır.

Kapı kapı sadece radyoya destek için reklam alabilme psikolojisinden kurtulmak için yayın

kuşaklarını kategorize etmek gerekmektedir. Her saat aynı değildir. Saatleri dilimlere ayırarak

reklamverenlere veya reklam ajanslarına sunmak satış gücü için önemlidir.

Ulusal ya da yereldeki reklam kampanyalarından pay alabilmek için istikrarlı yayın strateji

şarttır. Bunun temeli dinleyiciye odaklamalıdır. Dinleyicinin gönlünü kazanan yerel radyo her

zaman öndedir. Er ya da geç reklamveren o radyoyu reklam planında kullanmak

durumundadır. Dinleyicinin gücüne hiçbir marka kayıtsız kalamaz çünkü.

Dinleyicilerin gönlüne girmek için müzik yayını yeterli değildir artık. Dinleyicilerin radyo

istasyon sayısındaki alternatif fazlalığı dışında müzik siteleri sayesinde dinleyiciler için müzik

doygunluğu söz konusudur. Yerel radyoların müzik türlerinde farklılaşma yanında yerel odaklı

farklılaşmalara gitmeleri gerekmektedir. Yerelde haber radyoları, spor radyoları, sağlık

radyoları, ziraat radyoları bu tür farklılaşmalara örnek verilebilir.

Bunları yapan yerel radyolar reklam satış ücretlerinde değer yaratmaya başlayabilirler. İşte

yaratılan değerle birlikte saniye birim ücretlerinde artış yapabilir hale gelirler. Reklam

ücretlerine zam yapmaktan bahsetmiyorum. Değer yaratmakla değer yüklemekle birlikte

ücretleri artırmaktan bahsediyorum.

Radyo reklamının etkisini ancak radyoyu dilimleyerek hem dinleyicilere hem reklamverenlere

göstermek mümkündür. İşte etkili mecra etkisi nispetinde ücretini de artıracaktır. Kazancı

artan yerel radyolar yayın kalitesine de, telif ücretlerine de yatırım yapabilir hale gelecektir.

Çırağı olmayan sektör haline dönüşen radyoculuk için çıraklar yetişmeye başlayabilir.

Radyo etkili değildir diyen reklamverenlerin bu inançları ancak bu pazarlama iletişimi

stratejileri ile değişebilir.

Radyo etkilidir hem de çok etkilidir. Sadece bunun ne için kullanılacağını bilerek kullanmak

bu etkiyi aktif hale getirecektir. Yerel radyoculuk bu reçeteyle üzerindeki ölü toprağını

atacaktır, atmalıdır. Çünkü radyoculuk kişisel gelişim için, değişim için çok önemlidir.

Genel

MÜŞTERİLER KONUŞAN MARKET İSTİYOR

2 Haziran 2016

MÜŞTERİLER KONUŞAN MARKET İSTİYOR

Birbirinin aynılaştığı market pazarında müşterilerin aklına girmek ve oradan kalbe geçmenin

tek yolu iletişim. İletişim kilit açıcı, sorun çözücü, rahatlatıcı, geliştirici ve değer yaratıcı etkiye

sahip. Müşterilerin satın alma kararları çok hassas noktalarda yön değiştiriyor artık. Ürün

kategorilerindeki rekabet çok arttı. Müşteri bağımlılık düzeyleri çok düştü. Rakipler

müşterinin bir markaya bağımlı kalmasına müsaade etmiyor artık. Müşteri bu rekabetin

keyfini çıkartıyor aslında. Kategoride aldığı ürünün muadili fazla olunca müşteri daha bir

kaprisli davranıyor. Kaprisli müşteri kendisine daha fazla ilgi gösterilmesini istiyor. Gösterilen

ilgiyle kendini daha değerli hissetmek istiyor. Kendine değer gösterilen markete de bağımlılık

göstergesinde de hiç tevazu göstermiyor. Yani değer göstergesini ödüllendirmekten geri

kalmıyor. Hem de bunu anında yapıyor. Olumluysa alışverişini devam ettiriyor. Daha fazla

satın alıyor. Hatta market markası da olsa memnuniyet verici iletişim kurulmuşsa sepetine

atmaktan keyif alıyor. Market isminin hale etkisini satın alıyor bir nevi. Sorun yaşadığında ise

tepkisini hiç geciktirmiyor. Sosyal medyanın araçlarında bunu çok da yaratıcı yapabiliyor.

Marketin itibarı anında yerle bir edebiliyor.

Bu interaktif ortam hem avantaj hem de kontrol edilmezse büyük dezavantaj marketler için.

Bu sebeple marketler için müşteri yönetimi kavramı ön plana çıkıyor. Müşteriyi yönetmek de

kesinlikle ve kesinlikle onunla iletişim kurmanın yollarını bilmek ve geliştirmekle mümkün

hale geliyor. Marketteki herkesin iletişimi bilme zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Hemen hemen aynı peynir markaları, aynı çay markaları, aynı domatesler, aynı makarnalar,

aynı sucuklar, aynı yoğurtlar ve sadece üstündeki fiyatlarla farklılaşılan iletişim ortamları

günümüz market kategorisini anlatıyor. Bir de bu ürünlerin karşılaştırmalı olarak online

ortamlardan alınabiliyor olunması kızışan market kategorisinin rekabet durumunu gözler önüne seriyor.

Bu aynılaşan durum, marketlerin işini hem kolaylaştırıyor hem de çok zorlaştırıyor. Pazarlama

ve tedarik süreçleri kolaylaşırken iletişim süreçleri daha da çetrefilleşiyor. İletişim daha

hassas hale geliyor. İletişimi fark etmek önem kazanıyor. İletişimde tedarik edilmesi gereken

bir ürün hüviyetini kazanıyor desek daha doğru da olur.

Marketin dışına konulacak günaydın, iyi günler veya hoş geldiniz kelimeleri, içeride gülerek

hoş geldiniz, iyi alışverişler ifadeleri ve güle güle kullanın, yine bekleriz diyen kasalar en

çetrefilli iletişim noktaları. Sorun yaşayan müşterinin sorununu çözen yetkilinin varlığı ve

sorundan fırsat çıkarabilmek yaratıcılığı. İşte bu ve bunun gibi ince noktalar düşünülmesi

gereken öneme sahip artık. Bunlar için özel raflar gerekiyor.

Bu noktaları bu rafları insanlar mı, yönlendirme panoları, ışıklı levhalar mı yapar market

yönetimi önceden planlamalı ve sürekli takip edip geliştirmeli. Bunların yapılma düzeyi taklit

edilemeyen farklılıklar yaratıyor marketler için. Bunları yapmak hem ürünlerin hem de

marketlerin değerini düşünemediğimiz kadar artırıyor. Aynı ürünün daha değerli gelmesinin

kaynağı bu noktadaki iletişim dokunuşları.

Bu kadar basit ve bu kadar keyifli bir dokunuş marketlerin bundan sonra yapması gereken en

büyük yatırım olmalıdır. Bu yatırımı yapan marketler farklılaşacak, yapamayan marketler çok

zorluk yaşayacak ve küçülmek zorunda kalıp ölecekler. Tüm önceki göstergeler bunu işaret ediyor.

Bu zorlaşan durumdan ne kadar çok ürünü markete soksanız da, rafları doldursanız da ve ne

kadar çok çalışana sahip olsanız da öne geçemiyorsunuz. Kötü iletişim tüm avantajları

dezavantaja çevirebiliyor. Sihirli bir etkiye sahip gibi.

Müşterinin sorun yaşamasına karşı önceden iletişim direnci geliştirmiş marketler, raflarına

bambaşka ve taklit edilemeyen ürünü koymuş demektir. Bu çatışma yönetimini bilen,

empatik iletişim konusunda yetişmiş yönetici ve personellerle mümkün olmaktadır.

Alışverişin rasyonel bir davranış olmadığını kesinlikle duygusal bir davranış olduğunu

söyleyince bunun sebebi daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdi 5 küçük örnekle alışveriş yaptığınız ya da sahibi olduğunuz marketinizin iletişim

karnesinin durumunu değerlendirin. Karneniz başarılı mı yoksa kırıklarla mı dolu görün ve

iletişimle ilgili fotoğrafınızı çekin. Çıkan fotoğrafa bakarak iletişim gerekliliklerinizi belirleyin.

Bu örnek olaylar sizin başınıza geliyor ve siz bunlara çözüm bulmuyorsanız durumunuzun

parlak olmadığını söyleyebiliriz.

– Aldığı çok sayıda ürünleri market poşetine koyarken başka müşteri olmamasına

rağmen boş boş duran ve ürünlerle boğuşan müşteriye yardım etmeyen kasa görevlisi.

– Meyve reyonuna gelen müşterinin reyondaki görevliden iyi bir karpuz seçmesini

istemesi ve görevlinin “ben karpuzdan anlamam” diyerek geçiştirmesi?

– Kendi aralarında tartışan reyon görevlilerinin varlığı?

– Cep telefonuyla konuşan görevlinin müşterinin sorusuna karşı kayıtsızlığı?

– “Hediyelik eşyalar nerde” sorusunu soran müşterinin suratına görevlinin bakmadan

“bilmiyorum” demesi?

Bu ve bunun gibi yaşanmışlıklar marketin iletişim karnesinde varsa marketinizin reklam

yapması bile olumlu etki etmez. Hizmet kötü ise yapılan reklam o hizmetin daha görünür

olmasını sağlayacağı için marketin batışını hızlandırmaktan başka etkisi olmayacaktır.

Bu sebeple önce iletişime yapılacak yatırım ve başlangıcından bitişine kadar ve tekrar

başlamasına kadar tüm alışveriş sürecinin müşterinin memnuniyeti üzerine odaklı empatik

iletişimle donanmış olmasına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Özellikle geri bildirim veren müşterilerin bir iletişim fırsatı olarak görülmesi marketin yeni

bilgiler öğrenmesini sağlayacaktır. Öğrenmeye açık marketler kendilerini geliştirecekler ve

market pazarından aldıkları pay daha yüksek olacaktır. Market markalarımızın daha da

büyümesi küresel olmalarının yolu buradan geçmektedir.

Genel

ANADOLU POTANSİYELİ KAYNIYOR

18 Mayıs 2016

ANADOLU POTANSİYELİ KAYNIYOR

Anadolu büyük bir devinim içinde. Spor kulüpleri, Kobileri ve Üniversiteleri ile bu potansiyel harekete geçmek üzere. Hatta potansiyelini harekete geçirmiş iller bile var. Diğer iller arasında öne fırlamış iller bunlar. Bu Türkiye’de şehir rekabetini doğuracak. İşte şehir pazarlaması şimdi başlıyor. Gaziantep ve Konya bu illerin başını çekiyor. Kayseri, Bursa, Adana, Antalya, Kocaeli, Eskişehir yine güçlü potansiyele sahip olup bunu kaynatmaya yakın iller.

Kitleleri sürüklemedeki gücü dünyaca kabullenilmiş futbol bu potansiyeli ateşleyen baş aktör bugünlerde. Şehirlerdeki futbol mabetleri, marka madeninin çıkmasını sağlayan en büyük tetikleyici. Anadolu bunu keşfetti. Anadolu’nun kitleleri birleştiren statları nihayet kitlesel olarak tasarlanır oldu. Heyecanlı yerler olmaya başladılar. Tribünde bile olsanız uzaktan dürbünle seyredilen statlar yerini modern ve kompakt yerlere bırakmaya başladı. Bu kitlesel toplanma yerleri olan statlar güzelleştikçe, şehirlerin çehresi de değişti. Kayseri stadı bunun başını çekti ama devamını getiremedi. Cicim aylarından sonra sihrini bıraktı. Kayseri’nin tekrar toparlanması lazım. İnovatif bir yaklaşımla bu sihirli güce tekrar sahip çıkmalı. Konya stadı, Bursa stadı, Antalya stadı sırasıyla bu heyecana katıldı.

Konya şehri bunu daha iyi kullandı. Şu an stat iletişiminde imrenilecek yerde. Milli takımın mabedi oldu. Üstüne UEFA hedefi de eklenince Konya futbolun nimetlerinden faydalanmayı ufukta görmeye başladı. Geleceğe yönelik güzel tohumlar ekilmeye başladı. Vizyoner bir şehir olmak için büyük bir şans geldi ayağına. Bu Konya’yı tüm şehirler içinde farklılaştırıcı bir fırsat sundu, sunmaya devam edecek daha da.

Kamuyla ve özelle Konya futbol iletişimine kendini konumlandırdı. Bu önümüzdeki bir yıl bile Konya’nın kamusuyla özeliyle vizyon genişlemesine sebep olacak. Vizyoner düşünce toplantıları şimdiden yapılırsa bireyden kurumlara kadar herkes faydadan pay alacak. UEFA Kupası şehrin tüm bireylerinin vizyonunu farklılaştıracak çünkü.

Doğrular hedefe ulaşmayı sağlıyormuş demek ki. Bursa’nın şampiyonluğu gibi saman alevi gibi olmaması için Konya’nın ayaklarını sağlam basması lazım. Sadece spor yöneticilerinin işi değil bu. Kümülatif eylem gerektiriyor. Yoksa UEFA’da bir fantezi olarak gelir gider. Ama öyle olmayacak gibi görünüyor. Akıllar havada uçuşmuyor. Yöneticiler daha proaktif düşünüyor gibiler. Uzun stratejilerin ürünüymüş gibi duruyor mevcut başarılar.

Diğer iller Konya stadını baz alarak toplantılar yapıyorlardır herhalde. “Bizde ondan isteriz. Hatta ondan daha iyisini nasıl yaparız” toplantıları yapılıyordur. Çok da güzel yapıyorlar. Keşke daha iyi statlar yapsalar. İnşallah daha fazla seyirci çekecek, daha heyecan çeker mabetler Anadolu’da boy gösterir. Futbol kapasitesi bu ülkede daha çok bakir. Daha çok futbol mabetleri yapılmalı. Daha fazla futbol okulları kurulmalı. Daha fazla futbolcu buralarda yetişmeli. Futbol ihraç edebilir bir ülke haline gelebilmek için daha çok altyapı gerekli.

İşte rekabet böyle doğar ve gelişir. Futbol sayesinde şehir pazarlaması doğacak ve gelişecek. Şimdiye kadar bahsedilen şehir pazarlamasının zerresi şehir pazarlama değildi. Şehir satışından öteye gitmeyen çabalardı maalesef. Şehir pazarlaması için rekabet lazım. Şehirlerin rekabeti lazım. O rekabetten farklılaşma stratejisi doğar. Farklılaşma stratejisi iletişim ister. İletişim sürekliliği değer yaratır. Bu noktaya gelmek için çok çabalamamız da lazım. Zihinsel çabaların toplamında bu noktaya gelebiliriz.

İstanbul’un dışında farklılaşan illeri saysanız hangisi aklınıza gelir?

Eskişehir farklı diye söyleyebilirsiniz. Bursa’yı sayabiliriz. Gaziantep eh o da olur diyerek sayarız. Antalya turizm sahil mahil diyerek sayarız. Kayseri, Adana, Erzurum, İzmir, Muğla, Çanakkale saydıkça sayarsınız. Her şehrimiz kendine has güzel özellikleriyle farklılaşmıştır deriz. Farklı noktaya koyarken zorlanarak sayarız ama. Kenara koymaya kıyamayız. Pozitif ayrımcılıkla yaparız ama bunu. Şehir pazarlaması ve markalaşması pozitif ayrımcılıkla olmaz. Bu şehir torpilciliği olur. Şehir pazarlaması acımasız not vermeyi gerektirir. Az olan özellik çok talep yaratır. Şehirlerin farklılaşması için hangi özelliklerin az olduğunu ortaya sermek lazım. Şehir envanteri bunu herkese eşit mesafede gösterir. Pozitif ayrımcılıktan uzaklaşmak için bu sayım şart.

İşte bu dönem yeni dönem şehirlerin rekabetini daha gün yüzüne çıkarttı daha da çıkartacak. Konya, futbolu “İslam Dünyası Turizm Başkenti” konumlandırmasına nasıl entegre edecek dersiniz.

Bence başkent olan bir şehrin ve özellikle hoşgörü başkenti olan bir şehrin futboldaki hoşgörüyle entegrasyonu yeni konumlandırma stratejisinin de ayaklarının sağlam basmasını sağlayabilir. Ancak futboldaki hoşgörü için şehrin tüm bireyleri çok çalışmalı. Birbirine hoşgörülü davranışları kopyalamalı. Stattaki her maç hangi skorda olursa olsun küfürsüz ve gerilimsiz bitebilmeli. Tribün kapatma saha kapatma gibi cezalar asla ve asla Konya’da olmamalı. Gönül tüm şehirlerimizde aynı noktaya gelmek.

İslam kültürünün bileşenlerinin bir başkente turist çekme gücü o zaman gerçekleşir. Konya o zaman farklılaşır. Kendisine yapışan kötü ne varsa bütün çağrışımları üzerinde silkinerek atar ve olumlu ve pozitif çağrışımları üstüne çeker.

Bu güç nasıl harekete geçti. Kesinlikle Başbakanın hale gücünden (halo effect) . Başbakanımız Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu’nun varlığı Konya’nın potansiyelini ateşleyen müthiş bir avantaj. Bunu birçok alanda doğru ve sağlam hamlelerle uygulamaya sevk eden Konya rekabette ileriye sıçradı.

Diğer tüm şehirlerin farklı potansiyellerini masaya yatırarak rekabete başlamaları ülkenin gayrisafi hasılasına katma değer katacak. Rekabetin kelime anlamındaki kardeşlik ancak o zaman gün yüzüne çıkacak. Rekabet kavga etmek değildir çünkü. Rakibi dövmek onun arkasından atmak karalamak değildir. Rekabet birbirini tazelemenin yenilemenin anahtarıdır. Rekabetsiz insanda, kurumda kendini yenilemek ve geliştirmek istemez. Yani kötü bir şey değildir.

Bunu bilen insanların fazlalığı hoşgörü kültürünü yayar. Bunun yayılması zorlukların üstesinden gelme gücünü verir. Bu fotoğrafın büyük kısmını görebilme becerisini kazandırır. Cehaletin ilacı buradan geçiyor bir nevi. Anadolu potansiyelini ancak böyle keşfedecek. İşte tam keşfetme zamanı geldi çattı. Bilgiyle, sabırla, disiplinle, stratejiyle bu potansiyeller harekete geçecek. Kimler bunu harekete geçirecek, göreceğiz. Ben umutluyum…

Yazılar

BİZ ÇOK İYİ ÇAKMA MARKA ÇIKARTIYORUZ

16 Şubat 2016

Marka toplumsal kültürün üst seviyedeki değer üretimleridir. Üretilen mallar üst seviyelere çıkarak marka adını alırlar. Markalaşırlar. Bu sadece mallara da yansımaz. Bu olumlu üretimden kişilerde, fikirlerde, şehirlerde beslenir ve marka tüm vücuda yayılır. Fikirler markalaşır, kişiler markalaşır, şehirler markalaşır. Marka olmak sadece iş adamlarının zekice taktikleriyle yapılan bir üretim işi değildir yani. Kısa süreli çalımlar hiç değildir. Dar alanda kısa paslaşmalarla üst seviyeye çıkmak değildir. Kesinlikle ve kesinlikle tam bir takım oyunudur. Bu takım oyunu toplumun tüm katmanlarına yayıldığında marka üretimi tüm vücuda yayılır ve en küçük katman bile bundan beslenir. Çocuk eğitiminde beslenir, kişisel iletişimde beslenir, trafikteki davranışlarda beslenir, garsona davranışında beslenir, sıra beklerken beslenir, iş görüşmelerinde beslenir. Ne kadar önemli bir konuymuş değil mi? Marka olmak demek yaşam tarzı demek desek tam da karşılığını bulmuş olur.

Bizim yaşam tarzımız ne diyor ya? Kısa günün karı bizim en sevdiğimiz cümledir. Bu da demek oluyor ki, öyle uzun uzadıya düşünmeye, planlamaya, uygulamaya gerek yok. Kısa gün ve kar bizim için en önemli iki konu. Yani kestirme yoldan ulaşalım da nasıl ulaşırsak ulaşalım. Kısa zamanlı popülerlikle ulaşalım. Kısa süreli mutluluk neredeyse oraya koşalım. Kısa sürede okulu bitirelim, kısa sürede satışları artıralım, kısa sürede doktor olalım, kısa sürede prof olalım, kısa sürede iş adamı olalım, kısa sürede en iyi arabaları alalım. Kısa olsun ama… Uzun olmasın…

Gittikçe ziplenmiş bir yaşam kurgusuna doğru gidiyoruz. Bu sosyal medyada mesajlaşmadan, yemeğin sipariş edilmesine, okuldan mezun olmaktan, iş bulmaya ve iş de kariyer basamaklarını hemencecik çıkmaya kadar uzanıyor. Sabırsız, içi boş, sadece gösterişe odaklı bir yaşam fotoğrafı diyebiliriz tüm bu işaretlere. Ziplenmiş sıkıştırılmış bir yaşam. Sanki doluymuş gibi görünür. Sorsanız herkes çok yoğundur.

Böyle bir toplumsal yapı bizim marka yaratma, oluşturma ve yönetme süreçlerimizi beslemek yerine baltalamaktadır. Maalesef sadece en zayıf halkanız kadar markasınız cümlesine bakarak marka kavramına ne kadar uzaklarda olduğumuzu görebiliyoruz. O kadar çok zayıf halkamız varken marka kültürüne sahip olmak pek mümkün görünmüyor.

Markanın üst seviyede değer üretimi tanımı bizim üstüne çalışmamız gereken bir kavram. Ama sadece iş dünyasının çalışacağı bir kavram değil. Üst seviyede değer kavramının ne anlama geldiğini, ailedeki anneden, iş yerindeki patrona, okuldaki öğretmenden, taksideki taksiciye, valilikteki memurdan, belediyedeki daire başkanına kadar herkes aynı oranda düşünmelidir. Daha önemsiz biri yoktur. Toplumun her katmanına nüfuz edebilir olunmalıdır. Birbirimize gösteriş bakışlarından, nitelikli ve saygılı bakışlara ancak bu sayede geçebiliriz. Bu daha mutlu bir toplum yaratır. Mutlu toplum bireyleri niteliğe odaklı düşünmeye başlar ve doğal saygı gelişir. Saygı marka toplumunun ana damarıdır. Saygı yatırımla elde edilebilir ancak. Değer yatırımıyla. Empati yatırımıyla.

Biz bunlara neden uzağız? Bizim toplumumuzda çakma marka makbuldür de ondan!

Bayanlarımızın alışverişlerini gözlemleyin. Bilinen popüler markaların çakmalarının peşinde koşarlar. Ucuz olsun ama marka isminden taviz yok. İlla o marka olacak. O marka olduğu görünecek. Dedikoduya buradan mesaj aktarılacak. Sosyete pazarı ismi bunun yansıması değil midir? Her şehrimizde vardır bu pazarlar. Semt pazarıyla segment atlanır. Üst lige girmenin giriş kapısıdır orası. Sosyal katmanlar burada harmanlanır. Lig atlanmış olur. Tüketicisi lig atlar, satıcısı lig atlar.

Tüketicimiz ucuz olsun ama markaymış gibi olsun diyerek lig atlar. Parfümün çakması, çantanın çakması, ayakkabının çakması onu lig atlatır. Öyle hisseder. Üreticimiz açısından markayı çağrıştırsın, markaymış gibi algılansın yeter. Adidas yerine adibas, nike yerine mike, sony yerine somy, puma yerine kuma, panosonic yerine penasomik bile olsa sorun yok. Markaymış gibi algılanacağını düşünmek yeter onun için. Yapılmışı kopyala, taklit et, çal sat. Alan razı veren razı. Gerisi boş.

Farklılaşıp da ne yapacağım ki, benzerliğe oynayarak kısa yoldan kazanmak varken. Küçük girişimcilerimiz için de durum böyle değil midir? Yapılmışı aynen yap, kısa yoldan kazan. Mahallede yeni açılmış dönerci mi gördünüz? Hemen yanına ya da karşısına aynısından açalım mı fikirleri hemen yeşermeye başlar. Farklılaşarak farklı bir iş yeri ya da farklı bir yerde açalım diye düşünülmez. Sonra ikisi de batar. Birbirine zarar verme girişimciliği bir nevi.

Biz bu kafayla markaya kafa yorar mıyız? Niye marka çıkartalım ki? Hazır markalar var ve biz onlara ucuzca ulaşabiliyoruz. Niye tonlarca yatırım yapıp kendi markamızı oluşturalım ki. Hiç gerek yok. Çok yorucu. Takım çalışması gerektirdiği için imkansız. Bu zihniyet korsanı yaşatır, büyütür, geliştirir, fasonu doğurur, besler, yayar. Küçük işletmeler batar batar çıkar. Büyüyen değer yaratan firmadan markaya geçenlerimize uygun iklim maalesef yoktur.

İnsan kalitemizde de, marka şehirlerimizde de, patent sahipliğimizde de, fikri ve mülki haklarımızda da durum aynı değil midir? Tamamen aynıdır. Günümüzde, eskiden uzun sürelerde elde edilen makamlar, diplomalar, semboller hemen elde edilebilmelidir. Düşünce biçimimiz onun gereğini uzun çabalarla yapmak üzerine çalışmıyor artık. Sadece elde edilebilir olması önemli. Kolayca elde edilen koltuğun gereğini yapmak hiç düşünülmüyor, orada oturmak yeterli görülüyor.

Bu yüzden iş arayan gençlerimiz oturacağı koltuğu düşünüyor. Kendisine verilecek ücreti beğenmiyor. Karşı tarafa ne verebileceğini, o ücreti ve koltuğu hak edip etmeyeceğini düşünmüyor. Şirkete ne tür katkınız olacak sorusunu duymuyor bile.

Bu hale nasıl geldik? Yavaş yavaş tabii ki. Rol modellerimizi değiştirerek geldik. Çocuklarımız, gençlerimiz kimleri rol model alıyor hale geldi? Tabii ki çakma giyinen iş dostlarınızı, işi yalap şap yapan işçiyi, işi bileceksin işe gitmeyeceksin diyen bankamatik memurlarını, sakatlanıp yatarak şöhret ve para kazanan futbolcuları, bir şarkıyla ünlü olan çakma şarkıcıları, düğünde kocasını dolandıran gelini, ihalede yolsuzluk yaparak pahalı arabalara binen kişileri rol model alır hale geldi. Uzun uğraşlar sonucu elde edilen makamlar salaklık olarak görülür bile oldu. Kısa günün karı dururken uzun günleri niye heba edeyim ki diyen gençler hangi değerimizi marka haline getirecekler ki!

Kısa günün karı ucuzluğunu günümüzün dokunmatik teknolojileri daha da pekiştiriyor, körüklüyor belki de. Dokununca satın alan, dokununca beğenen gençler biraz daha bekle, sabretmelisin cümlelerini hiç ciddiye almıyorlar. Gösteriş meraklısı gençler, marka meraklısı gençler tüketerek kimlik kazanan gençlere dönüştü. Boş teneke çok ses çıkarttı, çıkartıyor. Bilgisi olmadan fikir yürüten, panik atak gençler sosyal medyayı tüketir hale geldi. Tüketicisi böyleyken firmalarda sosyal medyayı vur kaç mecrası olarak görür hale geldi. İşletmeler kısa sürede çok kişiye ulaşıyorum diyerek reklam yapıldığı zannediyor. Çok kişiye ulaştım diyerek marka oldum bile deniyor. Marka bu kadar kısa sürede elde edilebilecek kolayca bir “şey” çünkü. Ne gerek var o kadar bilgiye birikime yatırıma…

Büyütmek yok. Büyümek yok. Yaşamın doğal süreci büyümektir. İnsan gelişerek büyür. Yaşı ilerledikçe büyümeyi sürdürür. Firmalarımız için bu maalesef göz ardı ediliyor. Yıllar geçmiş olmasına rağmen hala büyümemiş firmalarımız o kadar çok ki. Firmalarımız için amaç sadece yaşamını sürdürebiliyor olmak. Mazeretlere sığınarak bu tüm bünyede ussallaştırılıyor. Şu kadar yıllık firma ama arpa boyuyla yarışılmış. O kadar yılda hiç değer yaratılmamış. Satılmaya kalkılsa ağırlığı kadar ancak para eder. Üstüne konulacak soyut herhangi değer bulunamıyor. Kimsenin zihnine girilmemiş, kalbine uğranmamış. Böyle olunca marka hayal bile değil.

Aslında elimizi başımıza alıp düşünsek, düzeltilmeyecek gibide değil. Düzeltmek için irade lazım ama. Kararlı olmak lazım. Japonlarda bir zamanlar “Japon malı tapon malı” olarak görülürdü. Tapon nedir? Niteliği düşük. Kötü ürün demektir. Belki hatırlamıyoruz bile Japonlara böyle dendiğini. Unutturdular. Elbirliği ile çalışarak unutturdular. Şimdi Japonlar ülke olarak ve marka sayısı olarak ilk 3 içindeler. Japon demek kalite demek, yüksek teknoloji demek haline geldiler.

Ucuz mal alacak kadar zengin olmadığımızı anlayıp, çakma marka döneminden çıkmalıyız ve yaşam biçimimizi marka dönemine uygun hale getirmeliyiz. Elbirliğiyle…

Genel

KRİSTALİZE OLMAK

22 Eylül 2015

İşi kısaltarak ve hiç bilmeyenin de anlayacağı şekilde anlatabilmek. İşte işin ehli böyle

tanımlanıyor.

Lafı boğarak öldürerek, ağdalı lafları anlaşılmaz hale getirerek, yabancı kelimelerle süsleyerek

çok biliyormuş havası katarak, karşısındaki kişinin lafa girmesine dahi müsaade etmeden

laftan lafa atlayarak….

İşi bildiklerini zannettiğimiz kişilerin yaptıkları iletişim yumağı.

Böyle yaparak başarıya ulaştıklarını zannederler.

Maalesef ki bizim toplumdaki insanlarımızda soru sormaktan korktukları için soru

sorulmadığı için iyi yaptıklarını zanneden işin uzmanlarını fazlalaştırırız.

Soru soran beş dakika soru sormayan ömür boyu salak olur diye boşuna Çinliler söylememiş.

Soru sormak iletişim kurmak demektir. Karşınızdaki kişinin tek taraflı konuşması iletişim

demek değildir. Onun yaptığı iletiyi göndermektir. İletişim olabilmesi için sizin o kişiye soru

sormanız lazımdır.

İşte aslında kristalize eylemi çoklu iletişim süreciyle ortaya çıkar.

Kristalize eylemine niye mi geldim? Nasıl mı geldim?

Kristal Elma reklam yarışmaların bilmeyen yoktur. Reklamcı olsun ya da olmasın reklam

dünyasının büyük ödülü Kristal Elma reklam yarışması ile verilir. Kamuoyu bilinirliği yüksektir

 

BölgeselJüri

Kristal Elma’nın.

İşte o büyük elma ödüllerinin bölgesel kategorisinin ödül alacak işlerini tespit jürisinde bende

görev aldım. Türkiye’nin her tarafından gelen jüri üyeleriyle birlikte reklam işlerine baktık.

İnceledik. Puanladık ve değerlendirip listeledik.

Ödül alan işler Kristal Elma ödül törenlerinde açıklanacak. Ödül alanlara şimdiden tebrik

gönderiyorum.

Şehirlerin, reklamverenlerin, reklam ajanslarının ve reklam insanlarının rekabeti açısından bu

ödüller çok gerekli. Bunu sürdürülebilir yapan her sektör gelişme gösterir hızlıca.

Konya bu konuda gelişme gösteriyor mu?

Sizce?

Bence göstermiyor! Bu kadar sert söylememdeki kasıt şu. Konya’nın sahip olduğu potansiyel

çok ille mukayese bile edilemez. Buna karşın Konya reklamcılık konusunda reklam ödülleri

konusunda reklam iletişimi konusunda beklentilerin çok çok altında.

Daha fazlasını daha iyisini yapabilecek potansiyel varsa ve siz kullanamazsanız doğa boşluğu

kabul etmez başka birileri başka iller doldurur.

Kristal işleri değerlendirirken gelecek adına umut var olduğumu söylemeliyim. Bu kristalize

düşünce iklimi geliştikçe herkes gelişir. Reklamcısı gelişen şehirlerin ihracatı gelişir. İhracatı

gelişen şehirlerin istihdamı gelişir. İstihdamı gelişen şehirlerin refah düzeyi gelişir.

Özgüven pahalıdır. Özgüveni geliştirmek için sürekli rekabetçi olmak ve rekabetçi göstergeler

olan yarışmalara girmekle olur. Özgüven durarak gelişmez. Ne kadar çok uyarıcıya maruz

kalırsanız ki bu uyarıcılar işinin erbapları olacak. Bu erbapları dinleyerek izleyerek rekabetçi

olursunuz.

Rekabetçi olmak daha dinç olmayı da sağlar.

İletişim bu saydığım domino taşlarının en başını çeker. İletişime dokununca tüm taşlar

birbirine dokunmaya başlar ve seyir zevki muhteşem işler çıkar da çıkar.

kristalelma

Konya için kristalize olmayı sağlayacak iletişim hareketini her zaman söylediğim gibi şehrin

kanaat önderleri sağlamalı. İşin başında olmak bu tür sorumlulukları yerine getirmeyi zorunlu

kılar. İşte o zaman makam mevki gittikten sonra hakkınızda olumlu dedikodular büyür hatta

katlanır. Hakkınızda olumlu WOM’lar oluşturup yayabilmek için kristalize olma fikrine

yoğunlaşmanız lazım.

Haydi!

Kristal ol da gel.

Genel

REKLAM DOSTTUR, DOST ACI SÖYLER

21 Eylül 2015

Beğenmezsin belki üslubunu. Ağzının koktuğunu dan diye söyledi diye. Çamaşırların pis koktuğunu suratıma suratına söyledi diye. Koltuk altının cart diye yırtıldığını herkesin içinde söyledi diye. Bunları kim yapar. Ancak reklam yapar. Ne için yapar? Sizin ciddi iyiliğiniz için yapar.

Hem de size söylediğini sadece siz bilirsiniz. Herkese söyler siz mesajı alacaksanız alırsınız. Bunu kim yapar? Ancak dost yapar! Dosttur size geri dönüş veren. Sizin iyiliğiniz için hiç kimsenin söylemediğini söyleyen. Sizi kırmadan incitmeden soft  sell söyleyen. İşte reklam gerçekten budur. Bu özelliklere sahip olarak yapılan iş reklamdır.

Reklam böyle bir bakış açısına sahip olursa toplumsal bilgilenme, bilinçlenme aracı haline de gelir.

Ama bunun için de pazarlama zihniyeti lazım. Pazarlamayı bilmeyen satış zihniyetinde “bu dost reklam” ortaya çıkmaz. Bizim Türkiye olarak asla asla bilmediğimiz bilemeyeceğimiz pazarlama zihniyeti. Pazarlama ile satışı bir türlü bilemedik. Satış zihniyetinde cirit atıp duruyoruz. Bu zihniyet dostun ortaya çıkmasını engelliyor da engelliyor.

Neden?

Sebebi de bizim “kör göze parmak satış zihniyetinde” olmamızdır.  Sat da nasıl satarsan sat. Yalan söyle sat. Taklak at sat. Vaat et sat. Vaadini tutma ama yine de sat.

Bu zihniyetin reklamı dost olarak görmesi mümkün değil. Reklamı “dostu kazıklama aracı” olarak gören bu satış zihniyeti reklamı da kötü imaja sürüklemektedir.

Şimdiye kadarki görünün fotoğrafta “Reklam yapıyorsa kötü üründür. Reklam yapıyorsa pahalı üründür. Reklam yapıyorsa bozulmuş üründür. Reklam yapıyorsa elde kalmış üründür. Reklam yapıyorsa defolu üründür.” gibi algılamalara götüren kimse o suçludur. İşte o suçlu satış zihniyetinden başkası değildir.

Satış zihniyeti dost kimliğine sahip olup reklamı böyle tanınmaz hale getirdi. Dostun söylediklerinin bile altında çapanoğlu arandı. Belki satış zihniyeti bunlarla ilgili örnekleri verdi. Bu kötü örnekler genele yayıldı ve suçlu reklam oldu. Gördüğü birkaç kötü reklam örnekleri tüketiciye zarar verince reklamın peşine takılan kötü imaj takıntıları büyüdü de büyüdü. Suçlu kesin reklamdı.

Reklam görünce kaçar hale geldi müşteriler. Zaplıyor, zıplıyor, kaçıyor, kapıyı kapatıyor, reklamcısını da sevmiyor. Satış zihniyetinin reklamcısı da aç kurt görünümünde. “seni daha iyi görebilmek, seni daha yeni soyup soğana çevirebilmek için…” düşüncesinde belki de. Hepsinin öyle olmadığı düşünülse de bir tanesi genellemek için yeterliydi.

Yetti de…

Çözüm reklam bilinci.

Kesinlikle reklamı, reklam bilmez kurtların elinden kurtarmak lazım. Satış zihniyetiyle odaklı reklam bilmez zihniyet reklam bilincinden herkesi, hepimizi, girişimcilerimizi uzaklaştırmaktadır.

Bu zihinsel bataklıkta reklamın güzel ürünler vermesi çok zor oluyor. Zihinsel şeffaflık şarttır reklamın güzel etkili ürünler vermesi için.

Reklam gelişigüzel mecralara reklamverenin ya da arkadaşı komisyoncu reklamdan zerre anlamayan reklamcının! keyfine göre dağıtıldığı para demeti olarak görülüyor.

Bu para demetini dağıtacak kişinin etrafından ayrılmamak reklamcıların tek stratejisi oluyor. Bunlar satış zihniyetinin kötü virüsleri haliyle… Bu reklamcılar iyi eğitimli ve işin ehli reklamcıların ayrıştırılmasını da zorlaştırır. Herkes reklamcıdır. Reklamın iyisi kötüsü yoktur diyende bu ayrıştırmanın yapılmamasını ister içten içe.

Reklam kampanyası, reklamın ciddi kamp ortamına girmesi demektir. Bu zihniyet reklam kampanyasını çıkartamaz. Çıkarttığı tek atımlık reklam işleridir. Reklam gibi görünen bu işler en önemlisi reklamvereni başarıya götüremediği için reklam algısına hizmet etmiyor.

Reklam mı aman geri dursun! Para demetini boşluğa götüren anlaşılmamış bir iş.

“Bir slogan versene” Bu satış zihniyeti reklamın her bileşenini hemen ister. Hemen grafik yapılıvermelidir. Slogan hemen verilebilmeli. Logo iki dakikada olabilmelidir.

Bu ve bunun gibi sayısız cümle reklama saygısızlığın fotoğrafıdır.

Mimarı reklam öğretim üyesi yapıverme cüreti, ne olacak ki reklamı kitaptan okur öğrencilere anlatırım diyen cüret aynı saygısızlığın ürünüdür. Kadın doğumcunun reklamla ilgili ahkam kesme hadsizliği de onların kankasıdır.

Reklam bilincine ancak reklam eğitimleriyle reklam uygulamalarıyla ulaşabileceğimizi görmeliyiz. Günü birlik, keyfe keder işler hedefe götürmemektedir. Reklamcılar reklama karşı saygısızlığa ancak bu bilinçle dur diyebileceklerdir.

Anadolu doğru reklamlarla büyük markaların çıkartılacağı bir marka madeni.

Ama bu madeni, maden hırsızlarından kurtarmak için reklam bilincine ihtiyacımız var. Reklam bilinci bir harekettir. Hareket olmalıdır. Reklamcılığın kreatif boyutu üzerine yeni nesil eğitilmelidir. Yeni neslin strateji ve taktiği öğrenmesi reklam bilincinin itici gücü olacaktır. Umut yeni neslin reklamı öğrenmesi anlaması ve uygulayıcı olmasındadır.

Reklamı şurdan şuraya koy, ne olacak ki? Her yere koymak “reklamın olması” anlamına geliyor. Dağa taşa yazdıran reklamcı doğru reklamcıdır deniliyor. Böyle saçma sapana dağıtıcı zihniyeti reklamı maliyet kaleminde çıkartamadığı için reklam gerçek kimliğinde Anadolu’ya yayılmamıştır.

Reklam ödülleri reklam cesaretini verecek ve marka madenlerinin doğru çıkartılmasını sağlayacaktır. Biz reklam ödüllerini bile kısa süreli vur kaçlar olarak görüp algıladıkça reklamın markaya katkısı uzaklarda kalacaktır. Kristal Elma reklam ödüllerine daha fazla katılan Anadolu şarttır. Kristal Elma Bölgesel Kategorisi jüri üyeliği sürecinde gördüm ki, daha çok yol almamız lazım. Anadolu reklam ajanslarını bu yolculuğa dahil etmemiz lazım. Reklam ajanslarının daha çok rekabetçi olmalarını sağlamak lazım. Lazım da lazım…

Yine Marketing Türkiye’nin Konya için “Değer Katan Marka” tanımlaması reklam bilinci ve zihniyet dönüşümü için bir milattır. Tüm şehirlerimiz bu dönüşümü entegre olarak uygulamaya başlarsa gelecek bambaşka gelecektir. Marketing Anadolu platformu ciddi ürünler vermeye başlamıştır daha da vereceği ortadadır.

Bu ve bunun gibi yaratıcı birliktelikler öyle bir itici güç olacaktır ki, esnaflık anlayışımızı, ticari desteklerimizi, sanayi ve ticaret odalarımızın başarılarını, iş adamı derneklerimizi, belki de en nihayetinde insanımızın mutluluğuna katkı sağlayacaktır. Değer yaratıcı etkisini görecek olmamız gülücük dağıtan insanlar olmamızı sağlayacak. Kriz iletişiminde cebelleşen insanımıza dokunan sihirli bir güç olacaktır.

Bu gücün kim ya da kimler tarafından harekete geçeceği beyin fırtınasını en yakında yaşamak dileğiyle…

Genel

SEN DE STAR IŞIĞI VAR MI?

14 Eylül 2015

Adam olacak çocuk şeyinden belli olur hatta!

O ışık yoksa her şey nafile…

O ışığı doğru kişiye doğru yerde ve doğru zamanda gösterebilmek çok önemli. O ışıktan anlayanlar o

ışığı görmeli.

Şimdi firmalarımızda marka ışığı var mı diye değiştirmek lazım bu cümleyi. Şöyle etrafınızdaki hangi

firmalarda bu marka ışığı var sizce?

……………………

Kaç tane saydınız?

Kaç kategoride sayabildiniz?

Hedefimiz bizim bu sayıyı ve bu kategorileri artırmak olmalı. Kent olarak buna odaklanmalıyız.

Bunun yerine neler yapıyoruz ya! Negatif koşullandırmayla bundan bir halt olmaz deyip onu oraya

sabitleyiveriyoruz.

Bu sabitlenen fikri değiştirmek nasıl da zordur. Değil mi?

İşte bu yüzde ilişkiler ilerlemiyor. İlerlemeyen ilişkili o kişiler şirketlerinde de aynı ilerlemeyen ilişkileri

yürütüyorlar.

Ondan sonra da ışık vermez oluyorlar.

İşte burada ilişkiler ışık veren en büyük güçtür. İlişki yönetimi. Relationship management.

Bizdeki ilişki yönetimi dün dündür bugün bugündür. Yani doldur boşalt şeklindedir.

İşi düşmeden ilişki kurmayan zihniyet marka ışığı da vermez. Marka değildir onun amacı satıştır.

Satıyım da bir an önce ne olursa olsundur tek düşüncesi.

Geçtiğimiz hafta Konya önemli bir etkinliği yaşadı. Marketing Türkiye’nin Akademetre Araştırma

Şirketiyle ve kanaat önderlerinin fikirleriyle oluşturduğu marka ödülleri de işte tam da burada marka

ışığına işaret ediyor.

Konya’mızın marka çıkartma gücünü ateşleyen bir etkinlik olarak fırsat olarak görülüp ışıklarının

gücünü yükseltmemiz lazım.

Bu markaların daha da fazlasını çıkartacak şehirdir Konya. Sanayi bölgeleriyle inanılmaz potansiyele

sahip bu şehrin marka katına çıkması için bu rezervlerin çıkartılması lazım.Torku

Marketing Türkiye bu marka çıkarma işinin aslında başlangıcını yaptı. Marketing Türkiye Genel Yayın

Yönetmeni Sayın Günseli Özen Ocakoğlu’na ve çalışkan ekibine çok teşekkür etmemiz lazım.

Konya’nın marka rezervlerini çıkartmak için daha fazla çalışmamız lazım. Bu açıdan değerlendirince

Konya’yı Marka Madeni olarak değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum. Bu madeni çıkartmak

için birliktelik şart.

Birliktelik iletişimin gücü adına yapılacak.

Daha çok iletişim daha çok iletişim…

Bunun için herkesin kompleksiz davranması lazım. Konya’nın siyaset ve ekonomi gücü devreye

sokulmalıdır. Senin adamın benim adamımcılıktan çıkartılarak marka ışıklarını açma ve yükseltmeyi

becerme zamanıdır artık.

Bu markalarımızı şimdi başka sorumluluklar bekliyor. Daha fazla doğru işlerle bunu devam

ettirebilmeliler. Daha farklı toplantılara katılacaklar. Daha farklı yerlerden çağrılacaklar. Büyüyecekler

daha da büyüyecekler. Bu daha fazla çalışmak demek.

Diğer firmalarımız için de bu yarış aynen devam edecek. Ama kesinlikle doğru iletişim strateji ve

hamleleriyle.

akıllışehirler

AKILLI ŞEHİRLER TOPLANTISI AMA AKILSIZ REKLAMLAR

Başlık ve etkinlik süper. Çok doğru etkinlikler bunlar. İstişare kültürünü geliştirmesi açısından doğru

yaklaşımlar. Ancak benim takıldığım ve anlamadığım bir boyutunu sizlerin dikkatine sunacağım. Bu

etkinliğin gazetelerde, açıkhava da yani her tarafta reklamlarını gördünüz ben de gördüm. Bu

reklamlara bakınca bu etkinliğe gitmeniz mümkün değil. Kesinlikle mümkün değil.

Nasıl yani diyeceksiniz?

Davetli değilsiniz o yüzden mi diyeceksiniz!

Yok reklam davettir zaten. Gitmenizi istedikleri için reklam yapmışlardır diyeceğim.

Ancaaakkk

Akıllı şehirler diye toplantı yapıyorsunuz ama bu toplantının nerede yapıldığını yazmayacak kadar

akılsız iş yapıyorsunuz.

İşte tam da burada akıllı şehir için daha çok yol almamız gerektiğini anlıyoruz.

Akıllı telefon sahibi herkesin akıllı olmadığı gibi.

Genel

MEVLANA ÖZEL Mİ KAMU MU?

6 Eylül 2015


Mevlana bizim değerimiz. Ama kesinlikle özel kullanıma açılmayacak nitelikte ve önemde bir değerimiz. Yani özel müteşebbislerin Mevlana ismini kullanması kesinlikle yanlış. Şimdiye kadar buna özen gösterilmedi ve hunharca kullanıldı. Mevlana oteli, Mevlana böreği…

Mevlana milli bir değerimizse sadece ve sadece kamusal ortak değerlerimize Mevlana ismi verilebilmeli. O ortak değerlerde Mevlana değerine zarar vermeyecek nitelikte ve çağrışımda olmalı tabii.

Milli maç yoğunluğunda şunu düşündünüz mü
hiç? Konya’mızın müthiş stadyumunun ismi Mevlana olur muydu? Olsaydı iyi ve faydalı olur muydu?

Yoksa Mevlana böreği gibi kötü mü olurdu?

O müthiş stadımızın ismini maç anonslarında, duyurularında Arena olarak defalarca duyunca daha bi bu fikre sarıldım. Arena ismi irite geldi.

Arena mı? Ne arenası? Neyin arenası? 66981Özenti akıntısına kapılıp arena ismini her şeye koyar olduk. Düşünmeden stadımıza da koyduk. Koyanlara bir sorun neye göre koydunuz? Neyi çağrıştırıyor bu arena? Boğalar yarışsın, kan gövdeye varsın. İşte bu alan bizim stadımızın ismi. Oldu mu? Memnun muyuz? Bizi ifade ediyor mu? İstediğimiz çağrışım mı arena?

Değil! Değil Değil!

Dışarıdan yabancı insanlar bizim stadımızı anonslarında şu şekilde kullansalardı “Konya Mevlana Stadında gerçekleşen Türkiye- Hollanda karşılaşması…..”  Nasıl olurdu? Bence daha nefis olurdu. Konya için Mevlana için değer artırıcı olurdu.

 

Ama nasıl oldu. Konya Torku Arena…

Torku için iyi olması hafifletici sebep bile olamaz. Konya için iyi olan Torku için de iyidir. Konya için kötü olan Torku’ya da iyi gelmez.

Kamusal değerlerimizin tertemiz olmasını sağlayacak ve Mevlana isminin katma değerini artıracak nokta atışlarını yaparsak Konya’mız ve Mevlana’mız birbiriyle entegre yükselir. Paslaşarak etki alanlarını artırırlar.

Mevlana ismini börekten kaldırınca iş bitmedi aslında. Daha yaratıcı ve değer artırıcı pazarlama iletişimi çabalarına ihtiyaç var. Konya marka oldu diyerek şehir markalaşması yapılamadığını ne zaman anlayacağız!

Konya Mevlana Stadı, Konya Mevlana Havaalanı olabilir mi?

Olur mu sizce?

 

Milli maçla birlikte Konya şehir markalaşmasında ister istemez bir üst lige çıktı. İstese de şehir iletişimlerini kötü yapamaz artık. Yapsa yargılayan gözler çoğaldı artık. Türkiye milli maçla birlikte Konya’ya daha farklı pencereden bakar olacak.

Mevlana şehri Konya, Milli Maç şehrini de değerine ekledi. O yüzden şehir pazarlamasının stratejik eylem planını yeniden ele almak lazım. Bir ara Konya denince aklınıza hangi hayvan geliyor gibi soruların yer aldığı saçma sapan araştırmalarla şehir pazarlamasını oyalama devrine geri götürenler artık yeni stratejik plana el sürmesinler.

Mevlana ismi nerelerde şöyle bir bakalım. Mevlana Kalkınma Ajansı otursa, Mevlana şekerini ikram ederek, Mevlana enstitüsüne giderek, Mevlana Değişim Programına katılarak, Mevlana otelinde, Mevlana Üniversitesinde okuyarak…

Ortaya karışık bir Mevlana durumu var yani. Özentisiz bir Mevlana kullanımı söz konusu.

Mevlana’yı korumayı beceremezsek, ucuzlatırsak Konya’nın marka olması mümkün değil onu da söyleyim. Konya henüz marka da değil, markadır diyen de boşa konuşmasın. Sussun ve marka okusun. Ben markayım diyerek marka olunmuyor.

Marka kavramı öyle ucuzlatılmış şekilde kullanılıyor ki, firma yeni kurulmuş, reklamında kendisine marka kuruluş diyor. Marka öyle doğarken olunmuyor ki.

Marka olmak için zihinlerde olumlu yer edinmek gerekiyor. Zihin sayısı da oldukça çok olacak. Sen ben bizim oğlanla markayız diyemezsiniz. Nokta.

Yazılar

İnsan İnsanın Zehrini Alır

31 Ağustos 2015

zehir

Öyle diyoruz ama kimse kimsenin zehrini almıyor. Üstüne zehirlemeye çalışıyoruz birbirimizi. Hele şu günlerde daha bi zehirli miyiz ne!

Yanılıyor muyum?

İletişim, zehrin en güçlü ilacı aslında. İletişimi gerçek ambalajında kullanırsak bu güçlü işlevini gösterebilir tabi. Hem bireysel hem toplumsal sorunların çözümünü iletişim gerçekleştirebilir. Ancak iletişim gerçek ambalajında olursa ve kullanılırsa.

Maalesef iletişim merdiven altı anlayışta günümüz Türkiye’sinde. İletişimin sorun çözücü ruhunu ortaya çıkartmak için ciddi bir fikir alışverişi içinde olmalıyız. Ancak bu entegrasyon merdiven altından çıkartabilir iletişimi.

Birlikte yaşama alışkanlığını ve oranını artıran toplumlar başarılı ve huzurlu toplumlardır. Etkinliklerle veya ortak yaşam alanlarının çokluğuyla bir araya gelen toplumlar ilişki yaşarlar ve yaşanan ilişkiler iletişimin ruhunu canlandırır. İşte o zaman insan insanın zehrini alır diyebiliriz.

Biz de öyle mi ya?

Hele siyaset ve sporla yatıp kalkan bir toplum olarak zehir alıcı ortak yaşam alanlarımız hiç de hijyen değil. Yani siyaset ve spor alanlarımız zehirle mi dolu oksijenle mi dolu diye sorsak cevabında hepimiz hem fikir oluruz herhalde.

İletişim toplumu olmayınca spor ve siyasette de sorunlar yaşıyoruz. Haliyle oksijeni az olan ortamlarda karar almak da zorlaşıyor, alınan kararlar da sağlıklı olmuyor. Sorun üstüne sorun yığıyoruz yani. Bu alanların tüm aktörleri bu iletişim kültürünü aynı kodla algılamadıkları için de bu sorunlar çoklaşıyor.

Spor karşılaşmalarındaki “ölümüne maç” “hayati karşılaşma” gibi başlıkların kamuoyunun hangi yönüne hangi kodu gönderdiğini sorgulamak burada öncelikle ele alınmalıdır herhalde. Medya için söylenebilecek “kötü haber iyi haberdir”le geçiştirilebilecek bir ticari savunma yok edilmelidir kesinlikle.

Bu sorunlar tamamıyla ileti kültürünün ürünüdür. Yani tek taraflı empoze etme, dikte etme kültürüdür. Bu kültür itaat üzerine odaklandığı için diyalog mümkün değildir. Diyalog iklimi olmayınca da şiddetin ortaya çıkması kaçınılmaz olabilmektedir.

Yukarıdan konuşacak tüm aktörlerin mesajın yayılma boyutunu ve etkisini düşünmesi gerekmekte. Diyalog kültüründe aktörler bunu düşünürler. Ancak ileti kültürü diyebileceğimiz tek taraflı iletinin hakim olduğu ortamda bu mesajın yayılma boyutu ve etkisi düşünülmeden cümleler sarf edilir. Sonrada oktan çıkan yay gibi geri dönülemeyen sorunların yumağına gireriz.

Adrenalin yükseldi canım ne yapalım diyerek geçiştirilecek bir durum da değildir. Kin ve nefretle beslenen çocuklar ve gençlerin etkileşimi toplumsal yapımıza olumsuz etkiler yapabilecektir. Aysbergin görünmeyen yüzünü belki hiç göremeyeceğiz. Ama sürekli sıkıntısını çekeceğiz. Sorunlar sorunlar…

En son yaşadığımız Fenerbahçe otobüsüne saldırı da tam bu noktadan incelenip tedavi edilmesi gereken bir iletişim sorunudur aslında. Hatta sorunların yumak haline gelmesinin ciddi sonucudur. Spor karşılaşmalarının ölüm kalım meselesi olarak görülmesi ancak propaganda kültürünün ya da tek taraflı empoze etme kültürünün sonucudur. Tek taraflı kazanma kültürü de denilebilir buna. Kazanmalısın her şekilde kazanmalısın. Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Bu mesajlarla doğrudan ya da dolaylı olarak beslenen bireylerin davranışları şizofrenik şiddet eğilimli olacaklardır. Bu kaçınılmaz sondur.

Ama iletişim kültürü tamamen diyalog kültürüdür. Kaybedince tebrik edebilme, hata yapınca özür dileyebilme ancak bu kültürün meyvesidir. Bu kültür için birlikte yaşam alanları bu mesajla beslenmeli, kitle iletişim araçları bu mesajları yoğurmalı.

Tek taraflı empatik olmayan mesajlarla dolu afişler bültenler broşürler maalesef ki sadece maliyet kalemini zenginleştirmiştir. Çöplere gitmiş ve sadece israf olmuştur. İletişim kesinlikle gerçek ambalajında bilinir, öğretilir ve algılanır olursa soruna odaklanma değil çözüme odaklanma söz konusu olacaktır.

Özellikle siyasetle beslendiğimiz şu günlerde iletişim kültürüne ne kadar da ihtiyacımız var değil mi?

Tartışmayı bu kültürün içinde yaptığımızda farklı görüşlerin farklı renklerin nasıl da konsensüsle birbirinden ayrıldığını ancak bu kültür ortamında görebileceğimizi anlamamız lazımdır. Musibetle anlayan toplumlar yerine düşünen, düşünerek konuşan toplumlar olmalıyız. Bu bizim hem yaşam hem iş yapış biçimlerimizi etkileyecektir.

Anadolu’da iş yapış biçimimizin adına “hesapsız kitapsız” diyebiliriz. Yani düşünmeden anlık reflekslerle kalkış sonra da zararla otur. Bu dogmatik eylem maalesef ki bize çok zaman kaybettirdi. İnsanlarımız, firmalarımız, kurumlarımız zamanı bu yüzden hovardaca harcadı hala da harcıyor.

İşin özü insan insanın zehrini alması için ancak profesyonel ve gerçek anlamda iletişim hizmetlerinden beslenmesi lazım.

Ne yapacağına karar vermeden günü birlik eylemlerle iş dünyamız ileriye gidememiştir. Stratejik düşünememiştir. Taktik geliştirememiştir. Bunlar işin temeliyken üstüne marka inşa etmek de mümkün olmamıştır. Marka yaratmak, değer ölçeklerimizi daha da yukarılara çıkartmamız lazımdır. Gayri safi değerler artırmadan kişi başı düşen gelirlerimizi nasıl artırabiliriz ki?

Bu ve bunun gibi hayati soruların üzerine gidebilmek için bilgi sahibi olmak ve iletişim kültürü ile yoğrulmak gerekiyor artık. İnsanlara eşit verilen tek şey zamansa bu zamanı kendi lehimize çevirmek için öncelikle iletişim kültürüne ve iletişim ruhuna sahip çıkmalıyız.

Bu ruhu öğrenmeye ne kadar aç olduğumuzu görmek için kafamızı azıcık dışarıya kaldırmamız yeterli olacaktır.

Yazılar

Aklı Fikri Satış Olanın Saygınlıkla İşi Olmuyor

31 Ağustos 2015

Ticaretin temeli para kazanmak üzerinedir. Küçük esnaftan başlayarak kocaman markalara kadar tümünde önemli olan kendilerine göre hedeflere ulaşmaktır. Para kazanmaktır, menfaat elde etmektir, çıkar sağlamaktır, değer yaratmaktır. Hedef esnafta yani küçük ticari kuruluşlarda çıplak olarak para kazanmaktır. Kazan da nasıl kazanırsan kazandır. Her şekilde satış yapmak esastır. Sat da nasıl satarsan sat. Satmak için her yol mubahtır hatta. Böyle olunca iş kuran girişimcinin temel bakışı bu işten para kazanır mıyımdır. Para kazanamayacaksa ya da uzun vadede para kazanacaksa bile o işe pek sıcak bakmaz. Kısa vadede, hemen para kazanacaksa tamamdır. Bu heyecanla kurulan işlerde duraklama dönemlerinde kullanılan cümle “kesat”tır. İşler kesat gitti mi tüm moral motivasyon biter. Kötü virüs vücuda girmiştir ve yayılmak üzeredir artık. Çok fazla geçmeden de o iş kapatılır veya başka para kazandıracak bir yere dönüştürülür.

Hemen ve kısa vadede para kazanmak üzere iş kuran girişimcinin başkaca bir hedefi yoktur. Kazanmak sadece ve sadece para kazanmak. Bu para onu döndürsün de nasıl döndürürse döndürsün. Bu kısır döngü da değer kavramından marka kavramına zıplamak asla düşünülmez. Akıl fikir sadece parayı denklemektir. Bir ay diğer aya denk getirilmeye çalışılır.

Bu satış odaklı zihniyetin büyümek ve gelişmek için iletişim ve reklam yapmak gibi beklentisi yoktur.

Hep başkasına suç bulur bu girişimci. Suçlayarak herkese girişir binevi. Moral motivasyon para odaklıdır. Para para para.

Kredibilite, değer, marka kavramları içi boştur onun için.

İtibar, paraya endeksli bir şeydir. Parası varsa itibarı da vardır inancı asla değiştirilemez bir inançtır. İtibar yönetiminin karşılığı yoktur yani.

Pazarlama ile satışın farkını bilmeden satışa odaklanan bu zihniyetin iletişime yatırım olarak bakması da maalesef mümkün olmuyor. İletişimin bileşenleri olan reklam, halkla ilişkiler asla gerçek anlamına kavuşamıyor. Sadece para çalan maliyet kalemidir onlar için.

Bu hastalıklı anlayış bulaşıcıdır maalesef. Ondan öbürüne, bir şirketten diğerine hızla yayılır ve ortak doğruları oluverir.

Bu ortamda inovasyon yaşar mı? Filizlenir mi? Büyür mü? Tüm yaşamı etkileyen kötü virüs onlara yaşama imkanı vermez. Yenilik mi asla! Statükonun devamı elzemdir.

Toplum olarak bundan kurtulmalıyız. Kurtuluş yaşam bilimi olan pazarlamayı öğrenmektir. Pazarlamayı öğrenen satışı da öğrenir, satışı öğrenen reklamı da öğrenir, reklamı öğrenen, halkla ilişkileri de öğrenir, halkla ilişkileri öğrenen, markayı da öğrenir. Markayı öğrenen öğrendiğini unutmaz. Kalıcı olur. Değerli olur. Nasıl sonuç ama!

 

ÖN YARGIYA HAZIR MİLLET OLDUK

Birine telefon açtınız ve cevap vermedi, facede mesaj yazdınız cevap vermedi, aradınız ulaşamadınız, hemen önyargılarımız devreye giriyor ve hüküm veriveriyoruz. Küsüyoruz. İlişkiyi koparıyoruz. Başkasına çekiştiriyoruz. Kötü üstüne kötü sahneleri yazıp çiziyoruz. Yumağın ucu kaçınca işler sosyal ilişkiler sarpa sarıyor.

İletişim kültürümüz olmayınca önden yargılayıp gereği düşünüldüyü çok seviyoruz.

Olumsuz düşünmeye meyilli bir millet olduk. Empati nedir bilmiyoruz? Burada empatik iletişimi bilsek yani iletişim kültürü azıcık da olsa vücudumuza nüfuz etmiş olsa telefon açtığınız ve size cevap vermeyen kişi hakkında empatik cümleler geliştirirdiniz. Acaba meşgul olabilir mi? Hasta olabilir mi? Başına bir şey gelmiş olabilir mi? Bu sorular nasıl da rahatlatıcı cümlelerdir değil mi?

Bu empatik soruları sorabilir olsak erken hüküm vermemiş ve belki de kötü virüslerle bünyemizi sarmamış oluruz. Bu davranış emin olalım ki, en yakınımızdaki eşimize ve çocuğumuza bulaştığı zaman değişim başlayacaktır. Kültür aileden beslenir çünkü. Yani iletişim aileden başlar. Her meslek kuruluşunda da zorunlu ders olması lazımdır böyle bakınca. İşte o zaman iletişim kültürünün küçük zannedilen kelebek etkisinin kopardığı olumlu tornadoları keyifle izleyeceğiz. Sizce mümkün mü?

SİYASETİ YORUMLAMAZSAK OLMAZ

Siyasi partiler profesyonel iletişim hizmeti alınca etki alanları artıyor.

Hiçbir şey yapmadan durunca oylarını artırdıklarını söyleyenlere cevabımız: Duran saat de günde iki kez doğruyu gösterir oluyor. 7 Haziran seçimleri iletişim hizmetini profesyonel gözle değerlendiren partilerin güçlerini artırdıklarını veya zedelenmediklerini gösterdi. Birinci olarak CHP’nin sosyal sorumluluk anlayışıyla yaptığı “Yaşanacak Bir Ülke İçin Gelin Oy Verin Gitsinler” konseptli kampanyası iktidar Ak Parti’yi en etkili şekilde yaralayan iletişim kampanyası olmuştur. Ali Taran imzalı bu iş Ak Parti’nin iktidar olamamasını sağlayan güce ulaşmıştır. Bu sosyal sorumluluk kampanyası CHP’de değil en fazla HDP’ye ve biraz da MHP’ye katkı sağlamıştır. Çünkü bu sosyal sorumluluğun mesajı Ak Parti’yi iktidardan düşürmek önermesi üzerine kuruluydu. Dikkat edersek CHP’nin önermesinde CHP’ye oy verin demiyordu.

Temel amaç Ak Parti’ye güç kaybettirmek ve iktidar olmasını engellemekti. Seçim sonrasında da bu sosyal sorumluluk kampanyasının başarıya ulaştığını gördük. Ak Parti’yi güçten düşüren ona en fazla zarar veren kampanya bu oldu. HDP neden daha fazla pay aldı? Çünkü bu CHP’nin yaptığı iletişim rüzgarına yine etkili iletişim çözümleri sundukları için. Yine daha nitelikli reklam ve iletişim işlerine imza attıkları için bu rüzgardan daha fazla pay aldılar. MHP niye daha az pay aldı? MHP nitelikli iletişim hizmetleri yapmadığı için bu pay daha düşük oldu. MHP statükodan birkaç pay artışı ile iyiymiş gibi görünüyor. Aslında nitelikli iletişim yapsaydı daha fazla pay alırdı.

Temel de önermesi geçersiz ve inandırıcı olmayan işlerle seçmenden oy almak istedi. Bizimle yürü konsepti siyasi ve Türkiye’nin mevcut koşullarına uygun bir konspet olmadığı için etkisi düşük kaldı.

Ama profesyonel reklamcılarla çalışsaydı bu pay kesinlikle daha fazla olurdu. Bu koşullar hazırdı aslında. Bu profesyonelliği uygulasaydı HDP’nin oranını düşürür müydü? HDP’nin oranını değil ama Ak Parti’nin oy oranını daha da aşağıya çekerdi. Ak Parti’li kararsız seçmen MHP’den o ışığı alsaydı MHP’deydi. İktidar ne yaptı ya? İktidar iletişim ve reklam başarısıyla bu günlere gelmişti. En etkili kullanan partiydi. Yine bu etkiyi devam ettirmeye yönelik iş yapıldı. Ancak şunu da ifade etmek lazım ki, Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki entegrasyon ve odaklanma bu dönem yoktu. Günü birlik ve çalakalem reklam işlerinin yapıldığı çok anlaşılıyordu. Günü kurtarmak ve özellikle CHP’nin iletişimini engellemek, ona cevap vermek, onun anlaşılmasını zorlaştırmak için yapılan iletişim ve reklam kalabalığı söz konusuydu diyebiliriz.

Yine konsept adına doğru ve nitelikli olduğunu söyleyebiliriz ancak CHP’nin sosyal sorumluluk kampanyasının etkisinin üstüne çıkamadığı için rakiplerden pay almayı beceremedi. Kendisinin mevcut kasasındaki oyları da maalesef rakiplerine kaptırdı. Çıkarılacak sonuç iletişim ve reklam işleri profesyonel ellerden çıkacak. Aksi duran saat günde kaç kez doğruyu götürürse sizi de oraya götürür.